Sitemizin arama bölümünü kullanarak aradığınız kitaba daha hızlı ulaşabilirsiniz.

Genetik Miras Kitap Özeti

26 Aralık 2012 Kategori : Kitap Özetleri

İyi veya kötü biri olmak kendi tercihimiz midir?

Ödüllü yazar William Landay’in Amerika’da büyük yankı uyandıran romanı, insanların suçla olan ilişkisini sorgularken, yürek burkan bir aile dramını da gözler önüne seriyor.
Akıllara durgunluk veren bu romanın çıkış noktası, suç işlemeye yönelik dengeleri sarsacak yeni bir teoriye dayanıyor.
Son yıllarda suça eğilimi olan insanlar üzerinde yapılan bazı araştırmalar, beyinde saldırganlık hissi uyandıran bir suç genine işaret ediyor.
Bu teori kanıtlanırsa insanlar korktukları bir gerçekle, yani genetik mirasla yüzleşmek zorunda kalabilir mi?

“Sadakat ile adalet, yalan ile gerçek arasında sıkışıp kalan çaresiz bir babanın, oğlu için verdiği duygu yüklü mücadelesini okuduktan sonra, uzun süre etkisinden kurtulamayacaksınız!”
The New York Times

“Son ana kadar dinmeyen heyecanı, büyüleyici anlatımı ve şok edici sonuyla insanı sarsan bu roman gibisi on yılda bir karşımıza çıkar…
Muhteşem ve unutulmaz bir suç hikâyesi okumaya hazır olun.”
Publishers Weekly

“Genetik Miras kesinlikle yıldızları hak eden, birinci sınıf, hassas ve insanı içine çeken türden bir roman.”
Lisa Gardner

“Büyüleyici bir anlatıma sahip bu roman, son yılların en iyileri arasında olmayı hak ediyor.”
John Lutz

“William Landay gerçekçi diyaloglar yaratmadaki büyüleyici yeteneğini, hepsinden öte bir koca, bir baba olmanın ne demek olduğunu bize unutulmaz bir hikâye içinde sunuyor.
Kendinize bir iyilik yapın ve bu romanı mutlaka okuyun.”
Nicholas Sparks

“Zekice kurgulanmış, çok yönlü ve heyecan verici bu roman aile hayatının karmaşıklığını ve hayret verici kırılganlığını bir arada sunan başarılı bir kurguya sahip.”
Lee Child

***

1. Bölüm

“Ceza Hukuku’ndan beklentilerimiz konusunda gerçekçi olalım… (Çünkü) küçük bir zamanda yolculuk hilesiyle, üç milyon ya da aşağı yukarı o kadar yıl önce Afrika ovalarında, iki ayağının üzerine yeni kalkmış ve yiyecek arayan ilk insan Âdem ile tanıştığımızı hayal edelim. Şimdi, bu küçük, zeki yaratık için hangi kanunlardan bahsediyorsak, onu hayvan olarak görmemek de aynı kanunlara göre aptalca olacaktır.”

REYNARD THOMPSON

İnsan Şiddetinin Genel Teorisi (1921)

1 – Büyük Jürinin Önünde

Bay Logiudice: Adınızı söyleyin lütfen.
Tanık: Andrew Barber.
Bay Logiudice: Ne işle meşgulsünüz, Bay Barber?
Tanık: Bu ilçede 22 yıl bölge başsavcı yardımcısı olarak çalıştım.
Bay Logiudice: “Çalıştım,” dediniz. Şimdi ne iş yapıyorsunuz?
Tanık: Sanırım işsiz olduğumu söylemeye çalışıyorsunuz.

2008 Nisan’ında ayında Neal Logiudice büyük jürinin önüne çıkmam için beni mahkemeye çağırdı. Ama geç kalınmıştı. Davası için fazlasıyla geçti, kesinlikle; ayrıca Logiudice için de çok geçti. İtibarı toparlanamayacak şekilde sarsılmıştı, keza kariyeri de. Bir savcı, zarar görmüş bir itibarla ağır aksak da olsa bir süre daha işini yapsa da, ama meslektaşları kurtlar gibi onu gözetleyip duracağından bir süre sonra sürünün selameti için sürüden ayrılmaya zorlanırdı. Buna daha önce pek çok kez şahit olmuştum: Bölge başsavcı yardımcısı bir gün yeri doldurulamaz biriyken, ertesi gün unutuluverir.

Neal Logiudice (Lajudis diye okunuyor) için her zaman bir yumuşak karnım vardı. Bundan on iki yıl önce, hukuk fakültesini bitirir bitirmez başsavcının ofisine gelmişti. O zaman yirmi dokuz yaşındaydı ve kısa, ince telli saçları, biraz da göbeği vardı. Dişleri ağzına sığmıyordu; tıka basa doldurulmuş bir valiz gibi ağzını kapatmaya çalışırken suratını buruşturuyor, ekşitiyordu. Jürinin karşısına çıkarken suratını görmemek için arkasında durmaya çalışırdım – kimse kendisiyle dalga geçilsin istemez– ama o bunu bilinçsiz yapıyordu. Jürinin önüne kafasını sallayarak çıkıyor ve bir öğretmen ya da rahip gibi dudaklarını büzüştürüyor, bu da karşısına geçtiği her jüri üyesinde aleyhine oy kullanması için gizli bir istek doğuruyordu. Logiudice ofisteyken hem biraz beleşçi hem de kıç yalayıcıydı. Onunla dalga geçen çoktu. Diğer bölge başsavcı yardımcıları onu sürekli kullanıyor, hatta bununla da sınırlı kalmıyordu. Bir kol boyu mesafede çalıştığı polisler, kâtipler, sekreterler ve bir savcıyı küçümseyemeyeceği açık olan insanlar bile bunu yapıyordu. Onu Simpson’lardaki Milhouse’un adıyla çağırıyorlardı ve ismiyle binlerce yeni isim türetmişlerdi: LoGerzek, LoMankafa, Sid Vicious, Judicious vs vs. Ama bana göre isminde sorun yoktu. O masum biriydi. İyi niyetle hareket edip insanların hayatlarını mahvediyor ve bir saniye bile durup arkasına bakmıyordu. Sadece kötü adamların peşine takılıp gitmişti, hepsi bu. Savcı hatasıydı bu –Ben onları savunduğum için, onlar kötü adamlar– ve Logiudice bu hataya düşen ilk kişi değildi, ben de onu dürüstlüğünden ötürü affetmiştim. Hatta onu seviyordum. Anne babasının para ödediği kişiler dışında kimseyle, bu konudaki isteğine rağmen sağlıklı bir ilişki kuramamış bu adamı tuhaflıklarıyla, telaffuz edilemeyen adıyla, çarpık dişleriyle sonuna kadar destekledim. Onda bir şey görmüştüm. Onca reddedilmeye karşı koyan güçlü bir havası vardı ve bu onu ayakta tutuyordu. Pek çok kişinin elinin altında olan şeylere sahip olmak için çok çabalaması gerektiğini bilen bir işçi sınıfı çocuğuydu. Bu açıdan bakıldığında, ama sadece bu açıdan, tıpkı benim gibiydi.

Şimdi, ofise gelişinden on iki yıl sonra, onca acayipliğe rağmen başarmıştı ya da başarmak üzereydi. Neal Logiudice başyardımcıydı, Middlesex bölge başsavcısının ofisindeki iki numaralı isimdi, bölge başsavcısının sağ koluydu ve baş avukattı. İşi benden öğrenmişti; bana bir keresinde şöyle demişti, “Andy, sen tam da bir gün olmak istediğim kişisin.” Bunun olacağını tahmin etmeliydim.

O sabah büyük jürinin odasında, jüri üyeleri suratsız ve hezimete uğramış haldeydi. Hizmet etmekten başka bir şeye kafaları çalışmayan otuz küsur kadın ve erkek sıralara oturmuştu. Şimdi işlerini daha iyi anlıyorlardı. Büyük jüriler aylar boyunca hizmet eder ve olayın ne olduğunu bir çırpıda öğrenirdi: Suçla, parmağınla göster ve suçlunun adını söyle.

Büyük jüri süreci bir dava değildir. Salonda yargıç ve savunmak için avukat yoktur. Gösteri sahibi savcıdır. Bu bir soruşturmadır ve teoride jüri savcının sanığı mahkemeye taşımak için yeterli kanıta sahip olduğuna karar verirse, bu savcının hanesine yazılan bir artı puandır. Eğer yeterli kanıt varsa jüri savcıya bir iddianame verir. Bu da üst mahkemeye alınmış bilet anlamına gelir. Eğer yoksa, “suçsuzdur” kararı verirler ve dava daha başlamadan biter. Pratikte suçsuzdur kararına ender rastlanır. Çoğu büyük jüri suçlar. Neden suçlamasın ki? Davanın sadece bir tarafını görüyorlar.

Ama bu davada jüri üyelerinin, Logiudice’in bir müdahalesi olmadığını bildiğinden şüpheleniyorum. Bugün o günlerden biri değildi. Gerçek bulunmayacak, delil de çıkmayacak ve iş işten geçecekti. Şimdiden bir yıl geride kalmıştı bile; göğsüne üç dişli mızrakla açılan yaralar yüzünden ölen on dört yaşındaki çocuğun cesedinin ormanlık alan-da bulunuşunun üzerinden on iki ay geçmişti. Ama sorun zaman değildi. Onun dışındaki her şeydi. Artık çok geçti ve büyük jüri bunu biliyordu.

Ben de biliyordum.

Sadece Logiudice kararlıydı. Kendine özgü tarzıyla dudaklarını büzüştürdü. Önündeki sarı renkli dava dosyasındaki notlarına göz gezdirdi ve bir sonraki sorusunu düşündü. Ona ne öğrettiysem onu yapıyordu. Kafasının içindeki ses bana aitti: Davanın zayıflığını asla kafana takma. Sisteme bağlı kal. Beş yüz küsur yıldır bu oyun nasıl oynanıyorsa aynı şekilde oynamaya devam et, çapraz sorgu denen aynı adi taktiği kullan; yem at, tuzağa düşür, becer.

“Rifkinlerin çocuğunun öldürüldüğünü ilk ne zaman duyduğunuzu hatırlıyor musunuz?” diye sordu.

“Evet.”

“Anlatın.”

“Sanırım önce eyalet polisinden bir telefon geldi. Ardından iki telefon daha geldi, biri Newton polisinden, diğeri görevli bölge başsavcısından. Sırayı yanlış söylemiş olabilirim, ama hikâye telefonla başladı.”

“Ne zaman oldu bu?”

“12 Nisan 2007’de, sabah saat dokuz civarında, yani ceset bulunduktan hemen sonra.”

“Neden sizi aradılar?”

“Başyardımcı bendim. Bu bölgede olan her cinayeti bana bildirirlerdi. Bu standart prosedürdür.”

“Ama her davaya bakmazdınız ve size bildirilen her cinayeti bizzat soruşturmazdınız, değil mi?”

“Elbette hayır. O kadar zamanım yoktu. Ben çok azına baktım, diğerleri için bölge başsavcısı yardımcılarını görevlendirdim.”

“Ama buna siz baktınız.”

“Evet.”

“Bu olaya bakmaya hemen mi karar verdiniz, yoksa sonradan mı?”

“Hemen karar verdim sayılır.”

“Neden? Neden özellikle bu olayı istediniz?”

“Bölge Başsavcısı Lynn Canavan’la bir anlaşmamız vardı: Bazı davalara bizzat ben bakacaktım.”

“Ne tür davalara?”

“Yüksek öncelikli davalara.”

“Neden siz?”

“Ben ofisteki kıdemli avukattım. Önemli davalara hakkını vererek bakıldığından emin olmak istiyordu.”

“Bir davanın yüksek öncelikli olduğuna kim karar veriyordu?” “Ben, öncelikle. Elbette bölge başsavcısıyla görüşerek, ama başta her şey çok hızlı ilerler. Genellikle toplantı yapmaya vakit olmaz.”

“Yani Rifkin cinayetinin yüksek öncelikli bir dava olduğuna siz karar verdiniz, öyle mi?”

“Evet.”

“Neden?”

“Çünkü bir çocuk öldürülmüştü. Sanırım bunun medyanın da ilgisini çekeceği düşüncesine kapıldık. O türden bir davaydı. Zengin bir şehirde yaşanmıştı ve zengin bir kurban vardı. Bunun gibi çok az davamız olmuştu. Gerçi başlangıçta tam olarak ne olduğunu da bilmiyorduk. Bazı açılardan Columbine katliamı gibi bir okul cinayetine benziyordu. İşin özünde ne olduğuna dair hiçbir fikrimiz yoktu, ama büyük bir dava olduğunu hissediyorduk. Eğer küçük bir dava çıksaydı sonrasında bırakabilirdim, ancak o ilk birkaç saat her şeyin doğru yapıldığından emin olmak zorundaydım.”

“Bölge başsavcısını bu kararsızlığınızla ilgili bilgilendirdiniz mi?”

“Hayır.”

“Neden?”

“Kararsız değildim çünkü.”

“Oğlunuz Jacob, ölen çocuğun okul arkadaşıydı, değil mi?”

“Evet, ama kurbanı tanımıyordum. Jacob da tanımıyordu bildiğim kadarıyla. Onun adını hiç duymadım.”

“Çocuğu tanımıyordunuz. Pekâlâ. Ama oğlunuzla o çocuğun aynı şehirdeki aynı ortaokula gittiğini ve aynı sınıfta olduğunu biliyordunuz, öyle mi?”

“Evet.”

“Ve hâlâ bu konuyla ilgili kafanızda bir çelişki yoktu. Objektifliğinizin sorgulanabileceğini düşünmediniz mi?”

“Elbette hayır.”

“Davanın önemini sonradan anladığınızda bile mi? Bunu anladığınızda bile şartların sizi çelişkiye sürüklemediği konusunda ısrar mı ediyorsunuz?”

“Hayır, bunda uygunsuz bir şey yok. Bu anormal bir durum da değil. Cinayetin işlendiği şehirde yaşıyor olmam mı sorduğunuz? Bu iyi bir şeydi. Küçük yerlerde savcı genellikle suçun işlendiği yerde yaşar ve bundan etkilenen insanları tanır. Ne yani? O bu katili yakalamayı daha mı çok istiyor? Burada bir çelişki yok. Bakın, işin özü, benim derdim bütün katillerle. İşim bu. Bu çok korkunç bir suçtu ve benim işim de bununla ilgili bir şeyler yapmaktı. Bunu yapmakta da kararlıydım.”

“Pekâlâ,” dedi Logiudice gözlerini dava dosyasına çevirerek. Tanıklığının başındayken ona bu kadar saldırmanın anlamı yoktu. Gün içinde yorulduğunda, şüphesiz aynı noktaya yeniden gelecekti. Şimdilik tansiyonu düşük tutmakta fayda vardı.

“Yasal haklarınızı biliyor musunuz?”

“Elbette.”

“Ve bunlardan feragat ettiniz?”

“Görüldüğü üzere… buradayım ve konuşuyorum.”

Büyük jüriden kıkırdama sesleri geldi.

Logiudice dava dosyasını kenara koydu, bu hareketiyle oyun planını bir süreliğine kenara koymuş gibi görünüyordu. “Bay Barber –Andy– size bir şey sorabilir miyim? Neden onlardan yardım istemediniz? Neden sessiz kalmadınız?” Bir sonraki cümlesinde sessiz kalmıştı. Yapmam gereken buydu.

Bir an bunun bir taktik olduğunu düşündüm, rolünü oynuyordu. Ama Logiudice gerçekten de bunu söylemek istemiş gibi görünüyordu. Bir şeyin üstünde duracağımdan korkuyordu. Tuzağa düşürülmek, aptal gibi görünmek istemiyordu.

“Sessiz kalmak gibi bir isteğim yok. Gerçeğin açığa çıkmasını istiyorum,” dedim.

“Ne olursa olsun mu?”

“Ben sisteme inanıyorum, sizin gibi, buradaki herkes gibi.”

Bu pek doğru değildi. Mahkeme sistemine inanmıyorum, en azından gerçeği bulma konusunda iyi olduklarına. Hiçbir avukat inanmaz. Hepimiz çok fazla hata ve yanlış karar gördük. Jüri kararı tamamen tahmindir, – genellikle iyi niyetli bir tahmindir ancak bir oy kullanarak gerçekle yalanı birbirinden ayıramazsınız. Ama tüm bunlara rağmen, ritüellerin gücüne inanırım ben. Dini sembolizme, siyah elbiselere, Yunan tapınaklarındaki gibi mermer sütunlara inanırım. Bir davayı savunurken tıpkı bir ayin yaparız. Doğru olan neyse onu yapmak ve tehlikelerden korunmak için beraber dua ederiz; dualarımız duyulsa da duyulmasa da bunu yapmaya değiyor.

Elbette Logiudice bu yasal saçmalığa girmedi. Avukatların iki taraflı hayatını yaşıyordu o, suçlu ya da suçsuz. Beni de orada tutmaya kararlıydı.

“Sisteme inanıyorsunuz, değil mi?” diyerek burnunu çekti. “Pekâlâ Andy, o zaman sisteme geri dönelim ve sistemin işini yapmasına izin verelim.” Jüriye kendinden emin, ukala bir bakış attı.

Aferin sana Neal! Tanığın jüriyle yatağa girmesine izin verme, jüriyle yatağa giren sen ol. O yatağa gir ve battaniyenin altında onların yanına sokularak tanığı açıkta bırak. Sırıtıyordum. Bıraksalardı ayağa kalkıp alkışlayacaktım çünkü ona tam da bunu yapmasını öğretmiştim. Neden gururlanmayayım ki? O kadar da kötü olmamalıydım; Neal Logiudice’i yarı temiz bir avukata dönüştürmüştüm.

“O zaman devam et,” dedim jüriye yaklaşarak. “Lafı gevelemeyi bırak ve onu hakla, Neal.”

Bana baktı ve ardından sarı dava dosyasını alıp göz gezdirdi; yerini arıyordu. Aklından geçenleri biliyordum: Yem at, tuzağa düşür, becer. “Tamam,” dedi. “Cinayet sonrasını

Etiketler :

0 Yorum yapılmış