Sitemizin arama bölümünü kullanarak aradığınız kitaba daha hızlı ulaşabilirsiniz.

Oya Baydar’ın yeni romanı Çöplüğün Generali, hayalî bir ülkede geçiyor. Okurumuza bir hayli tanıdık gelecek bu ülkede, günün birinde, çöplüklerde, boş arazilerde gömülüp bırakılmış bombalar, mermiler bulunmaya başlar. Bu durum giderek bir yazarın dikkatini çeker ve yazar bu konunun çevresinde bir roman yazmaya koyulur. Ne var ki romanını tamamlayamadan kaybolacaktır. Bundan sonrası, Çöplüğün Generali’nin sayfalarında.

Son zamanlarda okuduğunuz en çarpıcı, en şaşırtıcı romanlardan biri olacak Çöplüğün Generali. Son sayfasına kadar nefes nefese okuyacağınız kitap sizi, politika, şiddet, bilim, ordu ve sivillerin dünyası, toplumsal bellek, unutmak-hatırlamak konuları üzerinde bir kere daha düşünmeye zorluyor. Oya Baydar, insan haklarına, barışa, insanî olan her şeye yöneltilmiş evrensel şiddete son derece zarif bir yapıtla karşı çıkıyor.

ÇÖPLÜĞÜN GENERALİ

O gün orada ne oldu?
Kimse bilmiyor, hatırlamıyor. Olanı olmayanı, gerçeği yalanı yaymakta birbirleriyle yanşan gazetelerin, radyoların, televizyonların arşivlerinde büyük depremle ilgili çoğu birbirini yalanlayan haberler, hepsi aynı bilgilendirme merkezinden çıkmış fotoğraflar, video filmler. bir de resmi açıklamalar var. Ama gerçeğe dair tek bir satır, tek bir ses, tek bir görüntü yok. Tarih kitapları, anı kitapları, arşivlerdeki belgeseller, filmler, eski fotoğraflar: Hiçbirinde o anla, o günle ilgili ne bir iz ne bir gönderme var. Kaç kuşak geriye gidersen git, olayı çocukluğunda yaşamış olması gereken kaç yaşlıyla konuşursan konuş, kimse bir şey anlatmıyor, anlatamıyor. Ne kulaktan kulağa bir söylence ne korkuyla fısıldanan bir sır ne bir görgü tanığı… Akıp giden tarihten hoyratça sökülüp koparılmış bir zaman parçası; ya da bileni, duyanı, anlatanı kalmamış, unutulmuş bir masal.
Bilen, duyan kalmamış mı dedim? Hayır, bu doğru değil, bir bilen var; o ‘yok zaman’da, ‘yok yer’de neler olduğunu bilen biri var. Onu gördüm, bana kendini gösterdi. Uzaktaydı; bir gölge, bir karaltıydı, ama gördüm. Söyleyecekleri vardı; hatırlansın, bilinsin istiyordu, anladım. Benzerleri çoktan müzeye kalkmış eski kuşak ilkel bir bilgi say arın printer’inden çıktığı besbelli o yıpranmış, yer yer yanmış, sararmış sayfalan: bitmemiş bir romandan artakalan dağınık bölümleri, yoluma serpiştiren oydu On yıllarca beklettikten sonra, belki de artık sona yaklaştığını hissettiği için, bildiklerini paylaşmaya karar vermişti besbelli Bilen, hatırlayan son insandı belki İnsan mı dedim’ Belki de yaratık ya da canlı demem gerekirdi; bilmiyorum.
Beni seçmişti diyemem, seçme şansı da yoktu zaten. Ne onun ne de benim seçme şansımız vardı. Her şey rastlantıdan ibaretti. Bir sabah alacakaranlıkta uyku sersemliğiyle yanlış yola sapmasaydım; bir yanı uçurum, bir yanı dikenli telle çevrili, ay yüzeyine benzer uçsuz, bucaksız bir arazinin içinden geçen o yolda esrarlı bir cismin çekim gücüne kapılmış gibi kilometrelerce gitmeseydim; üst üste gelen garip olaylar kafama takılıp iç huzurumu bozmasaydı onun varlığından haberim bile olmayacaktı. Ve hiçbir şey hatırlanmayacak, bilinmeyecekti.
O gün…
Hangi gün, ne zaman? Paralel dünyaların birinde bir başka zamanda mı, ya da geçmişten en küçük bir izi kalmadığına göre. gelecekte mi?
Orada…
Orası neresi? Burada, bu topraklarda, bu ülkede, bu şehirde mi, bir başka ülkede mi yoksa?
Olup bitenler…
Ne olmuştu, ya da o gün, orada bir şeyler olmuş muydu gerçekten?

Bu şûraların cevabını bilen, hâlâ hatırlayan biri var. Bir bilen olduğunu kimseler bilmese de ben biliyorum Yine de, ‘bilen, duyan yok’ dedim. Neden? Lafın gelişi mi, yoksa bilmekleri, hatırlamaktan duyduğum korku mu? Ürperiyorum. sakın amansız hastalığın pençesine düşmüş olmayayım! Hem de tam şu sırada, karanlığın yırtılması bu kadar yaklaşmışken…
Üç maymun vebasını yenmenin tek yolunun korkuyu aşmak, düzene sorgusuz boyun eğiş karşılığında kazanılan huzur, refah ve güvenliği yitirmeyi göze alıp hastalığın üstüne üstüne gitmek, öğrendiğimiz gerçekleri herkese duyurmak, unutmanın önüne geçmek olduğunu artık biliyorum. Virüs ancak böyle etkisizleştirilebilir.
Korkuyu yenmeliyim, cesaret etmeliyim, kendimi hastalığın pençesine bırakmamalıyım. Bilen biri var, diye tekrarlıyorum kendi kendime, bilen biri var. Elimdeki kâğıtları, olmayan birilerine göstermek için havada sallıyorum: Bakın, bakın! Hepsi burada yazılı: Son bölümü kaybolmuş, hiç yayınlanmamış bu roman taslağında var hepsi!
Sesimi duyurabilmek için bağırmaya başlıyorum: O gün, orada olanları bilen biri var! O gün orada olanları hatırlayan biri var! Her şey yazılmış, her şey anlatılmış! Yazılmayan, anlatılmayan ne kalmışsa onları yaşamış biri var: O gün, orada ne olduğunu anlatacak biri var!
Sesim, yeryüzüne, gökyüzüne yayılıyor Burası o kadar ıssız, o kadar uzak. o kadar insansız ki, çığlığımı kimse duymuyor.

YOLUNU ŞAŞIRAN YOLCU

Sabahın erken saatleriydi, gün yeni ağarıyordu. Büyük depremden kimi yaşlıların dilinde ‘büyük patlama’dan sonra kurulan Yeni Kent, havaalanından epeyce uzaktaydı. Güneydeki bir tatil beldesinde toplanan uluslararası sempozyuma yetişebilmek için gün ağarmadan yola çıkmıştım. Benim sunumum öğleden sonraki ilk oturumdaydı. Erken bir uçakla gidersem rahat rahat yetişebileceğimi hesaplamıştım. “Niye kendini yoruyorsun, biraz daha pahalı olur ama bir hava taksisi çağırsan, uçağa kadar onca yolu gitme zahmetine katlanmazdın,” demişti karım sanki olacakları bilmiş gibi. “Ben biraz eski modayım galiba, yollarda araba kullanmayı seviyorum, o hava taksisi denilen araçtan da hiç hoşlanmıyorum,” diye cevap vermiştim. Aslında bir türlü yenemediğim vertigom yüzünden sevmiyordum o her yanı cam hava araçlarını. İnsan ister istemez aşağı bakıyor binince.
Sabah erken uçakla gidecek, ertesi güne kalmadan, akşam uçağıyla dönecektim. Kırkeli i yıl Öncesine kadar bilimsel toplantılar, sempozyumlar, kongreler katılmayı planladığım bu sempozyum gibi, belli bir mekânda gerçek katılımla yapılırmış. Ben o dönemlere yetişmedim. Şimdi çoğunlukla sanal ortamda toplanıp konuşuyor, tartışıyoruz. Dünyanın öteki ucundaki, en uzak bölgelerdeki …

0 Yorum yapılmış